Müzikal belgesel “Epic: Elvis Presley Konserde” ve psikolojik dram “Chopin, Chopin!” vizyonda.
Müzik ve sahne tutkusunu merkezine alan iki yapım, bu hafta sinemaseverlerle buluşuyor: Biri rock’n roll’un kralı Elvis Presley’in sahnedeki büyüsünü arşivlerden çıkarırken, diğeri romantik dönemin dâhi bestecisi Frédéric Chopin’in iç dünyasına odaklanıyor.

EFSANENİN ARŞİVLERDEN DOĞUŞU
“Epic: Elvis Presley Konserde”, Elvis’in kendi sözleriyle örülen, klasik belgesel kalıplarının ötesine geçen bir çalışma. “Bu benim hikâyem, hakkımda çok şey yazıldı, bir de benden dinleyin” diyen sanatçı; müzikle tanışmasını, sahneyle kurduğu bağı ve her konserde yaşadığı heyecanı içtenlikle anlatıyor. Ona göre izleyici evinde şarkıcıyı dinler, konser salonunda ise bir şov bekler. Elvis de bu beklentiyi karşılamak için tüm bedenini ve enerjisini ortaya koyduğunu söylüyor.
Baz Luhrmann, 2022 yapımı Elvis filmi için araştırma yaparken iki önemli belgeselden yola çıktı: Elvis: That’s the Way It Is ve Elvis on Tour. Yönetmen, bu yapımların kullanılmamış görüntülerine ulaştı; Graceland arşivlerinden süper 8 mm kayıtları ve söyleşi seslerini temin etti. Yaklaşık 40 yıl sonra gün yüzüne çıkan bu görüntüler, Peter Jackson’ın teknik desteğiyle restore edildi.
Ortaya çıkan film, Luhrmann’ın ifadesiyle ne tam anlamıyla bir belgesel ne de sıradan bir konser kaydı; Elvis’in kendi hikâyesini anlattığı şiirsel bir anlatı. Sessiz arşiv görüntülerinin büyük bölümü, farklı kaynaklardan elde edilen ses kayıtlarıyla eşleştirildi; hatta dudak okuma uzmanlarından destek alındı.
Belgesel, sanatçının özellikle 1969-1977 yılları arasındaki üretken dönemine odaklanıyor. Hollywood’da geçirdiği yılların ardından canlı performansa duyduğu özlemi dile getiren Elvis, son sekiz yılında binden fazla konser verdi. Yaygın kanının aksine, film onun son döneminde dahi sahne performansının dorukta olduğunu gösteriyor. Gospel, caz, blues ve country arasında özgürce dolaşan sanatçı, “Cinsellik satmıyorum, hareket etmem gerek” diyerek sahnedeki dinamizmini tanımlıyor. Ter içinde kalan, ama enerjisinden ödün vermeyen Elvis’in neden bir efsane olarak anıldığını film baştan sona kanıtlıyor.

MÜZİKLE VAR OLMAK: CHOPIN
Gösterimdeki bir diğer yapım “Chopin, Chopin!” ise izleyiciyi 1835 Paris’ine götürüyor. 25 yaşındaki genç besteci Frédéric Chopin, aristokrasinin ve sanat çevrelerinin gözdesi. Ancak çılgın konser geceleri ve salon davetlerinin ardında ölümcül hastalığıyla yüzleşen kırılgan bir ruh var. Tüberküloz teşhisine rağmen üretmekten vazgeçmeyen Chopin, başyapıtlarını bu dönemde besteler.
Yönetmen Michał Kwieciński, besteciyi yalnızca romantik bir dâhi olarak değil; hastalığıyla, korkularıyla ve zaaflarıyla mücadele eden gerçek bir insan olarak resmediyor. Paris’te adeta bir yıldız olan Chopin’in, arkadaşı Franz Liszt gibi dönemin müzik dünyasında büyük etki yarattığı vurgulanıyor. Hatta bazı yorumlara göre Chopin, romantik dönemin “ilk rock yıldızı”.

Polonya sinemasının en yüksek bütçeli yapımlarından biri olan filmde Eryk Kulm, besteciye güçlü bir yorum katıyor. Victor Meutelet, Joséphine de La Baume ve Lambert Wilson’ın eşlik ettiği yapım, Chopin’in eserlerini elektronik müzikle harmanlayan özgün bir ses tasarımına sahip. Uzun yıllar birlikte olduğu yazar George Sand’ın sözleri filmi özetliyor: “Hayat onu boğdu, müzik onu özgürleştirdi.”
Biri Amerika’nın kenar mahallelerinden çıkıp dünyayı etkisi altına alan bir sahne efsanesi, diğeri hastalığına rağmen müziğe tutunarak ölümsüzleşen bir besteci… Her iki film de müziğin yalnızca bir sanat değil, varoluş biçimi olduğunu hatırlatıyor.
KAYNAKÇA: https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/sahne-benim-evim-2483120
2 Mart/10.25