Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği Carmen, tutkunun sahiplenmeye evrildiği sert yüzleşmeyi sahneye taşırken; Carlos Vilan imzalı rejide Nihan İnan’ın yorumu karakterin özgürlük ısrarını güçlü bir biçimde öne çıkarıyor.
Yağmurlu bir Ankara akşamında, uzun süredir ertelediğim bir ödülü kendime verdim: Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği Carmen. Yağmuru fırsata çevirip erkenden Ulus’taki Opera Sahnesi’nin yolunu tuttum. Fuayede kısa bir çay molası verdim; ardından sanatçı kantininde oyuncu arkadaşlarla buluştuk. Sahne öncesinin o hazırlık hâli insanın içine de siniyor; nefes, beden ve akıl aynı çizgide buluşuyor. Onları ses açma provasının eşiğinde heyecanlarıyla baş başa bırakıp salona geçtim, yerimi aldım.
NEDEN HÂLÂ YAKIYOR?
Carmen, “klasik” etiketiyle kolay tüketilen bir eser değil. Her sahnelenişinde bugüne bağ kuran, tutkunun “aşk” kılığında nasıl sahiplenmeye dönüştüğünü gösteren sert bir yüzleşme. Georges Bizet, Sevilla’nın kalabalığında başlayan çekimi, perdeler ilerledikçe insanın içindeki daralmaya dönüştürür. Meydandan meyhaneye, dağlara ve arenaya uzanan yol; aslında karakterlerin iç yolculuğunun kapanışıdır. Bu prodüksiyonun belirgin tercihi, dansı bir vitrin unsuru olarak değil, anlatının dili olarak ele alması. Reji ve koreografiyi üstlenen Carlos Vilan, kalabalık sahneleri “güzel bir tablo”ya dönüştürmek yerine, kalabalığın baskısını büyüten bir akış kuruyor. Askerî düzen, fabrikanın toplu hareketi, meyhanenin taşkınlığı, dağın tedirginliği ve arenanın gösterisi; aynı damar üzerinden ilerliyor: Carmen’in özgürlük ısrarını kuşatan görünmez duvarlar.
Orkestrayı Rustam Rahmedov yönetiyor. Bu eserde şef için asıl sınav, parıltıdan çok denge. Solistin metni taşıdığı anlarda orkestra nefes olmalı; toplu sahnelerdeyse gerilimi artıran bir basınca dönüşmeli. Bu akşam müziğin ritmik omurgası, sahnenin dramatik nabzına sağlam tutunuyordu. Bizet’nin melodik zekâsı yalnızca “güzel” kalmıyor, kaderin adımlarını da hızlandırıyordu.
SAHNE DÜNYASI: DEKOR, KOSTÜM, IŞIK
Sahne dünyasını kuran ekip, geçişleri diri tutan bütünlüklü bir atmosfer yaratıyor. Zeki Sarayoğlu’nun dekoru, Sevilla’yı kartpostal estetiğine hapsetmeden mekânların psikolojisini açıyor. Ayşegül Alev ve Gizem Betil imzalı kostümler, hikâyedeki sınıfsal ve ahlaki etiketleri görünür kılıyor. Ali Gökdemir’in ışığı ise meydanın açıklığıyla meyhanenin gölgeli çekimi arasında dengeli bir gerilim hattı kuruyor. Koroyu Ivan Pekhov çalıştırırken, çocuk korosunda Öykücan Yavşan imzası var. Başkemancı Sibel Güçlü de sahnedeki omurgayı taşıyan isimlerden.
Carmen’i Nihan İnan yorumluyor. Onun performansında en çarpıcı unsur ses rengiydi. Bu rol yalnızca iyi söylemekle tamamlanmaz; sahnede güçlü bir varoluş iddiası gerektirir. İnan’ın tınısı, Bizet’nin karakterde aradığı o yakın ama tehlikeli çekimi taşıyor. Gösterişten uzak, içi dolu bir sıcaklık… “Habanera”da seyirciyi ikna etmeye çalışan bir Carmen değil; çizgisini baştan koyan, sınırını sesin rengiyle belirleyen bir karakter vardı. Yaklaş–uzaklaş gerilimi yalnız bedenle değil, tonla da kuruldu. Böylece Carmen, “kışkırtıcı” bir figür olmanın ötesine geçerek iradesiyle yürüyen ve kararının bedelini göze alan bir kadına dönüştü.
Don José’yi Ali Murat Erengül canlandırıyor. Bu temsilde kırılma çizgisi özellikle ikinci perdedeki meyhane sahnesinde belirginleşiyor. José çoğu zaman yavaş yavaş kararan bir adam olarak çizilir; burada ise düğüm meyhanede çözülüyor. Erengül, karakteri “aşkın içindeki disiplin”den “disiplinsizliğin içindeki aşk”a sürüklüyor. Meyhane, dışarıdaki düzen ile içerideki arzu arasındaki en tehlikeli kavşak. Beden dili, daralan nefes ve sertleşen bakışlarla bu ikilik görünür kılınıyor. Kıskançlık bir neden değil, sonuç olarak beliriyor. Önce kendini kaybeden, sonra sahiplenmeye tutunan bir adam izliyoruz. Bu yüzden meyhaneden sonra hikâye hızlanmıyor; daralıyor.
ESCAMILLO İLE MICAËLA
Eralp Kıyıcı, Escamillo’yu sahneye adım attığı anda oyunun havasını değiştiren bir ihtişamla taşıyor. Bu ihtişam yalnız gösteriş değil; Carmen’in önünde beliren başka bir ihtimal gibi. Aslı Kıyıcı’nın Micaëla’sı ise eserin vicdan hattını temsil ediyor: Düzenin, ev fikrinin ve “geri dön” çağrısının insani tonu… Olça Bora (Frasquita) ve Evren Gökoğlu (Mercedes), meyhanenin enerjisini diri tutarken; Emre Yalçın (Remendado) ve Serkan Sarıkaya (Dancaïro) sahnenin karanlık işlerini gerçek bir gerilimle taşıyor. Mert Özdemir (Morales) ve Yiğitcan Tatlıoğlu (Zúñiga) ise ilk perdeden itibaren iktidar ve düzen duygusunu sabitliyor.
ARENANIN KAPISINDA: ‘AŞK’IN BİTTİĞİ YER
Finalde, Carmen’in özgürlük ısrarı ile Don José’nin çıkışsız inadı arenanın kapısında çarpışır. Bu karşılaşma ansızın gerçekleşmez; meyhanede aralanan kapı, dağlarda daralır ve arenada kapanır. Seyirci o kapı kapanırken yalnızca bir ölüm sahnesi izlemez; “aşk” diye başlayan bir duygunun nasıl sahiplenmeye dönüştüğüne de tanıklık eder.
1 Mart/12.00